12 Aralık 2018 Çarşamba

Chia Tohumlu Omlet


Merhabalar! Arayı fazla açmadan geleyim dedim. Bu sabah evden çıkmadan önce sıkı bir kahvaltı yapmak isterseniz, belki değişik bir seçenek olabilir diye düşündüm. 

Eğer evde chia tohumunuz varsa, bu tarifi mutlaka deneyin derim. Oldukça tok tutuyor. Yerken de ağzınızda çıtır çıtır, incir çekirdeği yiyormuşsunuz gibi bir his uyandırıyor. Lafı fazla uzatmadan tarife geçeyim...

İlk fotoğrafları aile için hazırladığım zaman çekmiştim. Ama ben size 1 kişilik tarif vereceğim. 1 yemek kaşığı sütün içine 1 tatlı kaşığı chia tohumunu koyup, 5 - 10 dakika şişmesini bekleyin.




Chia tohumu böyle şişip, jelleştikten sonra, içine bir yumurta kırın ve güzelce çırpın. Ben genellikle bu karışıma lor peyniri ya da kaşar rendesi de ekliyorum. Dediğim gibi, ben aile için hazırlarken fotoğraf çekmiştim.



Tavanızı fırçayla şöyle bir yağlayıp, kızdırın ve karışımı içine dökün.


Eğer karışımın içine peynir eklemediyseniz, yukarıdaki gibi tavadaki omletin üzerine gezdirin. Sonrada omleti aşağıdaki gibi katlayıp, kısık ateşte pişirin.


Ben son zamanlarda peyniri genellikle karışıma ekliyorum. O zaman omleti açık şekilde pişiriyorum.




Malum, ben artık çok az yiyorum. Omletin içinde chia tohumu ve peynir de olunca, yarım omlet benim için yeterli oluyor. Eğer değişik tatları denemeyi seviyorsanız bu omleti de denemenizi öneririm. Şimdiden afiyet olsun...

2 Aralık 2018 Pazar

Plaj Evi - Mary Alice Monroe



Merhabalar! Bu yazım biraz ses verme işlevi de görecek sanırım. Zamanın su gibi akıp gitmesi en büyük sorunum maalesef. Bu aralar zamanım örgü örerek, spor yaparak, gezerek, fotoğraf çekerek ve bunlardan fırsat buldukça kitap okuyarak geçiyor. Ne yazık ki istediğim hızda okuyamıyorum. 

Plaj Evi, yazın tatilde okumaya başladığım bir kitaptı. Sonra adetim olmadığı halde, araya başka kitaplar aldım. Ama bunun kesinlikle kitap ile bir ilgisi yoktu. Bu aralar sık sık dikkatim dağılıyor. Sizin için özlediğimiz deniz manzaralı bir fotoğraf ekleyivereyim :))


Ben yazın yaz kitapları, kışın kış kitapları okumayı seviyorum. Bu kitap da hemen hemen öyle oldu. Ama bir türlü paylaşamadım. Plaj Evi tam bir kendini yeniden bulma ve sıcak bir anne kız hikayesi... 

Lovie, yıllarını Caretta Carettaların yuva yaptığı güzel kumsaldaki plaj evinde geçirmiştir. Uzun zaman önce kızıyla arasına gerginlik girmiş; kızı Cara uzaklara gitmiştir. Lovie yıllarca gönüllü olarak kaplumbağa yuvalarıyla ilgilenmiş, yavruların denize kavuşmalarına yardımcı olmuştur. Artık yaşlandığı ve sağlığı bozulduğu için kızına özlemi artmış; O'na, özlemini anlatan bir mektup yazmıştır. Cara ise, 40'lı yaşlarında kariyerinin zirvesindeyken işinden olmuş, üstelik bu durumu bildiği halde kendisine söylemeyen uzatmalı sevgilisinden de ayrılmıştır. Şimdi kendisini yalnız ve çaresiz hissettiği bu sırada annesinden gelen mektup, eve gitme isteği uyandırmıştır. Cara, eve döndüğünde gergindir, eski defterlerin açılmasını istemez ve geldiğine pişman olur. Ama annesinin durumunu fark edince bir süre kalmaya karar verir. Zaman her şeyin ilacı olabilir mi? İlişkiler onarılıp, yeni hayatlar kurulabilir mi? Merak ediyorsanız, bu kitabı alıp, okuyun derim :)



ARKA KAPAK

Etkileyici karakterleri ve duygusal dürüstlüğüyle bilinen Mary
Alice Monroe, okuyucularını anneler ve kızları arasındaki hassas 
fakat sağlam bağları keşfeden harika bir hikayeyle buluşturuyor.

Caretta Rutledge Güneyli köklerini ve ailevi sorunları
arkasında bırakıp gidebileceğini düşünmüştü. Ama tam da
kendi hayatı savrulurken annesinden gelen sıradışı bir rica,
onu çocukluk yazlarını geçirdiği muhteşem manzaralı kasabaya
geri getirir. Cara çok geçmeden plajdaki evini onarır, çoktan
kaybolduğunu düşündüğü eski arkadaşlıklarını yeniden bulur.
Adanın, kalbine dokunmasına izin verir ve bon a fide, yani
"kaplumbağa hanımefendisi" olur.

Fakat Cara hayatın en önemli derslerini ancak annesiyle 
barıştığında öğrenecektir: Gerçek aşk fedakarlık ister... Ailen
her zaman senin yanındadır... Geçmişin hataları, ne kadar
büyük olursa olsun affedilebilir...

Bu romanla caretta carettaların mucizevi dünyasıyla da
tanışmış olacaksınız.



Zaman zaman duygulanarak, zaman zaman tebessüm ederek okuduğum bir romandı. Üstelik içimde, Caretta Carettaları yakından görme isteği uyandı. Elimde yazarın iki kitabı daha var. Onları da okumak için sabırsızlanıyorum.


Çayınızı, kahvenizi elinize alıp, koltuğunuza gömülüp, dalgaların ( ya da yağmurun ) sesine  kulak vererek okuyabileceğiniz keyifli bir kitaptı. Güzel bir pazar geçirmeniz dileğiyle, keyifli okumalar... 




5 Kasım 2018 Pazartesi

Ekmek Makinelerinizin Kıymetini Bilin



Merhabalar! Kasım ayı geldi, ama Ankara'da havalar hala çok güzel. Tabii sabah ve akşamları soğuk oluyor, ancak gündüzleri hava oldukça sıcak. Ne yazık ki, bu da hastalıkları beraberinde getiriyor. Biz de evcek bu durumdan nasibimizi almış bulunuyoruz. Hastalanınca yürüyüşler de oldukça aksadı maalesef. 

Neyse lafı fazla uzatmadan konuya girmek istiyorum. Ben ekmek makinemi 2005 yılında almıştım. Arçelik'in ilk çıkarttığı modeldi sanırım. Kocaman, sandık gibi olanlardan. Sonradan daha uygun fiyatlı ve daha küçük boyutluları çıktı. Hatta öyle yaygınlaştı ki; her markadan, çeşit çeşit programı olan makineler üretildi. Ben de makinemi zaman zaman severek kullandım. Zaman zaman diyorum, çünkü çoğumuz gibi ben de ara ara makineyi dolapta unuttum :))


Son yaptığım ekmekler pişme aşamasında çöküyordu. Her şeye dikkat ettiğim halde, en garantili ekmeklerimde bile bunu yaşıyordum. Makinemi ayarlayıp, alışverişe gittiğim bir gün eve döndüğümde o muhteşem ekmek kokusu karşıladı beni. Ama kapağı açtığımda ne göreyim! Makinem hamuru hiç karıştırmamış. Malzemeler nasıl koyduysam öyle duruyor. Tamamen o şekilde pişmiş. Tabii o ekmeği yemenin imkanı yoktu. Ne olduğunu anlayamadığım için yeniden denemek istedim. Bu sefer başında bekleyerek... O zaman makinenin hamuru karıştırmadığını, ama pişirdiğini farkettim. İşte olanlar olmuştu... Çünkü benim bileklerimde sorun olduğu için hamur yoğuramıyorum. Yani bana makinenin en çok yoğurma fonksiyonu lazım...


Tam da o günlerde benim tüp mide ameliyatım gerçekleşti. Pek çok şeyin yasak oluşu, yeni hayatıma adapte olma çabaları falan derken; biz yine ekmek makinesini unuttuk. Taa ki geçen gün kızım, anne ben yine ekmek kokularıyla uyanmak istiyorum diyene kadar... Hemen makineyi servise götürdük. O zaman bu makinenin artık üretilmediğini öğrendim. Çok üzüldüm tabii. Parça bulup, bulamayacakları belli olmayınca, ben de internette biraz araştırma yaptım. O zaman, artık birkaç marka dışında ekmek makinesi üretilmediğini; piyasadakilerin de oldukça pahalı olduğunu farkettim. Benim makinemin kayışı kopmuş ve kartında arıza varmış. Kayışı buldular, ama kart bulunmuyormuş. Elde olan imkanlarla tamir etmişler. Sonuç olarak şimdi makinem gayet güzel çalışıyor. Ama ne kadar gider bilmiyorum.


Normalde hazır karışımları kullanmayı sevmiyorum. Ama makinem tamirden yeni geldiği için riske girmek istemedim ve Söke unun ruşeymli karışımını denedim. Çok da memnun kaldım. Sabah yine ekmek kokularıyla uyandık. Evdekiler çok beğendiler. Tabii ben sadece bir lokma tadına baktım. 

Eşim ekmeğin soğumasını beklemeden kestiği için biraz çöktü ama, yine de sizin için fotoğraf çekmeyi başardım :)



Umarım makinem yeniden bozulmaz. Şimdi eskisi gibi, her hafta sonu yeni bir tarif deniyorum. İçlerinden beğendiklerim olursa sizlerle de paylaşırım. 

Haydi siz de çıkartın emektarları dolaptan. Bakın nesilleri tükenmek üzere... 


8 Ekim 2018 Pazartesi

Biraz Sohbet Edelim mi?



Merhabalar! Nasılsınız? Ben iyiyim. Buraya çok seyrek gelmeye başladım. Bugün biraz bundan söz edip, içimi dökmek istiyorum. Haydi karşılıklı birer kahve içip, sohbet edelim.



Bu bloğu açarken niyetim, kendim için elektronik bir günlük oluşturmaktı. Zor zamanlardı. Kayınvalidemin kalçası kırılmıştı ve neredeyse yatalaktı. O'na ben bakıyordum ve bu yüzden evden çıkamıyordum. Düzenli olarak blog okuyordum. Bir süre sonra ben de blog yazmaya cesaret ettim. Sevdiğim her şeyi burada paylaşmaya başladım. Uzun zamandır blog yazan arkadaşlarım bana kucak açtılar.  Çok güzel dostluklar kurdum. Hatta bazı blog yazarlarıyla telefonlaşmaya, mesajlaşmaya başladık. Diğer platformlarda da takipleşiyoruz. 

Buraların benim için ayrı bir önemi oldu. Fakat son zamanlarda bir şey dikkatimi çekti. İstatistiklere baktığım zaman hep aynı yazılarımın okunduğunu fark ettim. İnsanlar genellikle gelip, en popüler yazıları okuyup, gidiyorlar. Sizde de böyle mi oluyor? Yoksa ben bir yerlerde hata mı yapıyorum?

Evet başlangıçta buraya günlük mantığında yazıyordum. Ama şimdi o amaç için instagram var. Burası özen istiyor, zaman istiyor. Yazılarımın okunmadığını görünce, neden uğraşayım ki diyorum. Alışkanlıkla fotoğraflar çekiyorum, sonra o fotoğrafları telefonda ya da bilgisayarda unutuyorum. 

Bu yazım birçok kişinin ilgisini çekmeyecek biliyorum. Çoğumuzun blog okumadığının da farkındayım. Ama bu, genel bir sorun mu; yoksa ben bir yerlerde hata mı yapıyorum merak ettim.

Yeniden motive olup, yazmak istiyorum. Bazen popüler yazıları kaldırmayı bile düşünüyorum :)) Belki de inadına yazmalı... Daha çok yazmalı...

Başınızı ağrıttıysam kusura bakmayın, yine görüşmek üzere...


18 Eylül 2018 Salı

Gelincik ile Serçe - Kristy Cambron


Merhabalar! Dün okullar açıldı, bütün öğrenci ve öğretmenlerimize hayırlı olsun. Bu yıl kızım 8.sınıfa gidiyor. Yani hayatımızın dönüm noktalarından birini yaşayacağız. Bakalım zaman bize ne gösterecek...

Ben bloğumu çok özledim. Daha çok yazmak, daha çok okumak istiyorum. Elimden geldiğince buralardan kopmamaya çalışıyorum. Ama eskisi gibi de olmadığı kesin. Bu kitabı da bitireli epey oldu. Hatta, buraya yazacağım diye instagramda da paylaşmadım. Artık çalışma zamanı...

Gelincik ile Serçe, Arkadya Yayınlarının instagram çekilişinden kazandığım dört kitaptan birisiydi. Çok merak ediyordum fakat, savaş dönemine ait bir kitap olduğundan okumakta çekimserdim. Daha önce iyimser kitapları okumayı sevdiğimden söz etmiştim sanırım. Ama yine de kendimi çekilişe katılmaktan alıkoyamadım :) İyi ki de öyle yapmışım. Yalnız, önce Kelebek ile Kemanı okumanızı öneririm. Çünkü serinin ilk kitabı oymuş. Benim gibi, önce bunu okusanız da olur tabii; ama ben ilk fırsatta Kelebek ile Kemanı da okumak istiyorum. Çünkü, Sera ile William'ın hikayelerinin başını merak ettim.

Bu kitap da, iki ayrı zamanda geçiyor. Ancak yine kahramanlarımız bir şekilde birbirleriyle bağlantılı. Sizi bilmem ama, ben böyle kitapları çok seviyorum.



Bir yandan Sera ve William'ın düğün günlerinde yaşanan talihsizliği, Sera'nın bu durum karşısındaki tutumunu ve sanat galerisini bu şehre taşıma çabalarını; diğer yandan William'ın düştüğü durumdan kurtulmaya çalışırken, Sera ile birlikte evliliklerini ayakta tutma gayretlerini okuyacağız. Tabii hikayenin bir de 2. Dünya Savaşı ayağı var... Burada da Kaja'nın ailesiyle ilişkisini, Prag, Londra ve toplama kampında yaşadıklarını ve tabii büyük aşkını okuyacağız. Spolier vermemek adına kitabı çok fazla anlatamıyorum maalesef...



ARKA KAPAK

Belki de umut küçük bir serçenin kanadındadır...

Yeni sanat galerisinin açılışı ve bir peri masalını aratmayan
düğününün ardından Sera James, büyüleyici bir hayat sürmeye başlar.
Ancak William Hanover'ın işlemediği bir suç yüzünden 
tutuklanmasıyla peri masalı bir kâbusa dönüşür. Sera ile William 
korku ve endişe savaşını verirken, Sera aşık olduğu adamın gerçekte
kim olduğunu sorgulayacak, aradığı yanıtları ise geçmişte bulacaktır.

Kaja Makovsky, 1939 yılında yarı Yahudi ailesini geride bırakarak
Nazi işgali altında olan Prag'dan kaçmak zorunda kalır. Üç sene sonra
İngiltere'de artık bir gazetede çalışan Kaja, Nazilerin Londra'yı 
bombalamasının ardından Manş Denizi'nin karşı tarafında yaşanan 
korkunç olayları keşfeder. Bölgede binlerce Yahudi'nin katledildiğini
öğrendiğinde ailesini kurtarmak için hayatını riske atarak vatanım
dediği şehre geri dönmeye karar verir. Ancak şeyten boş durmayıp
onun planlarını bozar ve Kaja kendini korkularının merkezinde,
Terezin Toplama Kampı'nda bulur...

Umuda ve hayata tutunma hikayesinde Sera ve Kaja, yüreklerini saran
inanca tutunacak ve sevdiklerini korumak uğruna sonuna kadar
savaşacaklardır. Bu, geleceklerini yok saymak anlamına gelse bile...

Kelebek ile Keman'la gönlümüzde yer edinen Kristy Cambron, bu kez
Gelincik ile Serçe'yle savaşın karanlık yüzünün çocuklardaki etkisini,
kötü bildiklerimizin de içinde iyilik taşıyabileceğini yürek burkan bir
dille anlatıyor...


Ben kitabımı bazen çay, bazen kahve içerek, bazen yatmadan önce, bazen sabahın köründe evdekiler uyurken, bazen dışarıda, bazen kalmaya gittiğim yerlerde okudum.



Kısacası yaz tatilinde olduğumuz için boş zamanlarımı sevdiklerimle geçirmeye çalıştım ve kitap okumak için kısıtlı zaman bulabildim. O yüzden bitirmem de, buraya yazmam da gecikti tabii. Ama her sayfasını keyifle okudum.


Özellikle de Kaja'nın hikayesini daha bir merakla okudum. Muhtemelen, henüz ilk kitabı okumadığım için diye düşünüyorum. Eğer bu tür kitapları seviyorsanız hiç durmayın, hemen okumaya başlayın derim. Tabii hala okumadıysanız...

Görüşleriniz Benim İçin Değerlidir!

Zaman ayırıp, yorum yaptığınız için teşekkür ederim. Yorumlarınız onaylandıktan sonra görüntülenecektir. Reklam ve hakaret içeren yorumları yayınlamıyorum. Düşüncelerinizi bekliyorum...